Hicretin dördüncü yılı.
Birer yıl arayla Medine'de iki doğum,
İki bayram, iki ay parçası…
Yeryüzünün en hayırlı dedesinin gözbebekleri doğuyor.
Rasû»l-üs Sakaleyn'in kokladığı reyhanları
Fatıma't-üz Zehrâ'nın körpecik fidanları
Ali'yi Mürteza'nın eşsiz kahramanları doğuyor.
Cennet gençliğinin iki seyyidi.
Ehl-i Beyt'in ilk nazlı çiçekleri…
İki ay parçası, " merhabadiyor o incecik sesiyle
İsimlerini Rahman koyuyor, Cebrail nefesiyle
Siz onlara Allah'ın iki lütfu diyin;
Birinin adı Hasan; diğerinin Hüseyin.
Zaman, saadetli günleri yaprak yaprak okurken
Onlar peygamber dizinde büyüdüler
Ve zaten onlar semâda büyüktüler.
Bir gün peygamberlerin incisi oturuyorlar.
Hasan'
la Hüseyin
Birbirlerini yakalama oyununda…
Buyurdular;
" Ha Gayret Hasan! Göreyim seni, yakala Hüseyin'i."
Hz. Ali; " Ya rasulAllah!diyor,
" Hüseyin'den taraf olmanız gerekmez mi?
Hüseyin daha küçük."
Rasulullah buyuruyorlar;
" Baksana! Cebrail de Hüseyin'i tutuyor;
Ha gayret Hüseyin! Göreyim seni diyor."
Yine birgün,
Efendimiz, ashabıyla yürüyorlar.
Hz. Hüseyin çocuklarla oynuyor.
Peygamberimiz, ellerini açıyor;
Tutmak için Hüseyin'i…
Hz. Hüseyin, bir oraya bir buraya kaçıyor.
Ve gülerek yakalıyor onu, Nebiler serveri.
Bir elini kafasının arkasına,
Öbür elini, çenesinin altına koyup öpüyor, kokluyor, öpüyor.
Sonra zamana ve mekana sesleniyor;
" Hüseyin bendendir, ben de Hüseyin'denim!
Allah'ı seven Hüseyin'i sever!
Hüseyin, torunlardan bir torundur."
Ve bir gün Cebrail bir haberle gelir;
Hüseyin Fırat kıyısında şehit edilecektir.
Orası, üzüntülü, tasalı, mihnetli ve belalı bir yerdir.
Kerb-ü beladır!
Orası Kerbeladır!
Hicretin altmış birinci yılı.
Aylardan Muharrem…
Kan renginde fırat
Kan renginde yakamoz.
Ve dudaklar susuz,
Yürekler susuz…
Kerbelada bir oğul var,
Yoluna oğullar feda.
Bir
torun, Kerbelada…
Dedesinden elli yıl uzakta.
Onun gibi bembeyaz giyimli
Bembeyaz yüzlü.
Atının üzerinden sesleniyor
Kalpleri mühürlü olanlara
Merhametten yoksun olanlara;
" Ben Peygamberiniz Aleyhisselamın kızının oğlu değil miyim?
Ben Hz.Muhammed Mustafa'nın torunu değil miyim?
Şehitler seyyidi Hamza, babamın amcası değil mi?
Çift kanatlı şehit Cafer, benim amcam değil mi?"
Kerbelada bir oğul var,
Çevresinde Yeminler ediliyor şehadete.
Ve birbir toprağa düşüyor yiğitler
Ehl-i Beyt'in solan ilk çiçeği Aliyyül Ekber'di.
Sonra sıra sıra soldu civanlar;
Avn b. Abdullah b. Cafer,
Muhammed b. Abdullah b. Cafer,
Abdurrahman b. Akîl,
Cafer b. Akîl…
İşte bakın, biri daha yürüyor ölüme;
Hz. Hasan'ın oğlu Kâsım!
Onun da yüzü ay parçası.
Elinde kılıç, üzerinde gömlek ve pelerin.
Ayak sandallarından birisinin bağı kopmuş.
Başına bir kılıç iniyor,
Ve " Amca!diyerek yüz üstü düşüyor kerbela'ya.
Kerbela'da bir oğul var
Bir şahin var.
Kucağında üç yaşında bir seyyid;
Adı abdullah!
Ve bir ok, Abdullah'ı boğazından vuruyor
Hz. Hüseyin, kanla dolan avuçlarını yere boşaltıyor
" Yâ Rab!diyor.
" Bize göklerden yardım etmeyeceksen,
Hakkımızda ondan daha hayırlısını ihsan et."
Hicretin altmış birinci yılı
Muharrem ayının onu…
Bir şehit var kerbelada
Tam otuz üç mızrak yarası,
Otuz dört kılıç yarası
Ey Muhammed'im nerdesin nerde?
Hüseyinin başı bir yerde; gövdesi bir yerde!
Bu Hz. Zeyneb'in feryadıdır dedesine;
" Ey Muhammed'im! Ey Muhammed'im!
Sana göklerdeki melekler salatü selam getiriyorlar.
Hüseyin ise şu otsuz bozkır çölde
Tozlara, topraklara, kanlara bulanmış,
Azaları kesilmiş yatıyor.
Ey Muhammedim! senin kızların esir edilmiş,
Zürriyetin hep öldürülmüş.
Sabah yelleri onların üzerine toz toprak savuruyor."
Abdullah bin Abbâs da, o gün Medinede
Rasulullah aleyhisselam'ı görür rüyada
Yanında içi
kan dolu cam bir bardak vardır,
Ve şöyle buyurur:
" Benden sonra Ümmetimin yaptığı şeyi biliyor musun?
Hüseyin'i şehit ettiler.
Bu, Onun ve ashabının kanlarıdır.
Bunu Allah'a sunacağım."
Ya RasulAllah!
Biz asırlar sonra geldik.
Eğer o gün olsaydık Kerbela'da
Allah'a kasem olsun ki
Ashabının seni koruduğu gibi
Korurduk Ehl-i Beyt'ini
Ya da o uğurda verirdik canımızı.
Bu sözümüzün bir isbatı olarak
Bu gün biz senin kapındayız.
Taşıdığımız ehl-i beyt isimleri.
Kimimiz Ali, kimimiz
fatıma
Kimimiz hasan ve hüseyin.
Ve iftiharla senin ismini taşıyor çoğumuz.
Allah ruhumuzu senin kapında
Ehl-i Beytine layık olduğumuz bir anda alsın.
Aliyi Asğar'la,
Zeynelabidin'le her asırda hüseyni çiçekler açarken
Yanaklarında peygamber busesi,
Ve her biri senden bir koku taşırken çağlara.
Allah, bizi onlardan ayırmasın.
Bizi senden ve rızasından ayırmasın.
Dursun Ali Erzincanlı
"Kerbala şehitleri sevgili peygamberimiz Hazreti Muhammed s.a.v torunlarını rahmetle, saygıyla, özlemle dualarla anıyoruz.... "
" Allah c.c yolunda öldürünlere ölü demeyiniz , onlar diridirler lakin siz bilemezsiniz!" kuran-ı kerimden bir ayet meali...
23 Aralık 2009 Çarşamba
13 Aralık 2009 Pazar
Senin gemin camdan sevgili...
SENİN GEMİN CAMDAN SEVGİLİ Duydum ki yine umudunu kesmişsin insanlardan, dostluklardan... Duydum ki yine acımaya başlamışsın kendine... Yolunu kimselerin bilmediği, bilmek de istemediği sevginin o hayal ülkesinde birilerini beklerken çok üşümüşsün... İnsan ancak kendisine sevgili olabilir, diyormuşsun. Şimdi artık yollarda ve binbir hayalin peşinde sürüklediğin ve yıprattığın sevgine minnet borcunu ödeyecekmişsin... Acıyan sevgini şımartacak, onu örtülere saracakmışsın. Onu kendini güçlü ve korunaklı olduğunu hissetmediğin hiçbir yerde ortaya çıkarmayacakmışsın... Sevgini yırtıcı bir kuş gibi yetiştiriyormuşsun. En iyi savunmanın saldırı olduğunu ve yok olmamak için yok etmek gerektiğini öğretiyormuşsun ona... Ona onu, sabırlar, merhametler ve inceliklerle değil, hazlar, hayranlıklar ve kıskanç ilgilerle besleyeceğini vadediyormuşsun. Her gece uyumadan önce arkasında Che Guevera’nın resmi olan aynanla konuşuyormuşsun: Bir sen varsın önemli olan, bir sen varsın gerçek olan... Hem onca acıya rağmen hâlâ güzelim... Ve artık kendime yasaklıyorum başkalarına acımayı ve hayatın acısını... Aynandaki nefesinin buğusunu görüyorum buradan. Gözlerinle göz göze gelemediğin için tutup aynadaki buğuyu öpüyorsun. Yaralı kendini öpüyorsun. Çekmeceden cüzdanını çıkartıp içindeki kredi kartlarını seyrediyorsun zoraki bir hayranlıkla. İçinde sevgini sakladığın kaleyi daha da güçlendirmeyi geçiriyorsun aklından. Kredi kartlarını yalıyorsun dilinle ve onların zehirli tadını içine akıtıyorsun... Bankamatikten her para çektiğinde kulağına gelen ölüm çığlıklarına alıştırmak istiyorsun kendini böylece. Hem senden güçsüzlerin ölümü, hem bu ölümleri gizleyen ve bütün katliamları anında temize çeken teknolojinin zehirli tadı sarıyor şimdi sevginin yaralarını. Bankamatikten her para çektiğinde kulağına gelen çocukların ve kimsesizlerin ölüm çığlıklarına dayanamadığını hissettiğin an, senin için hayatta sadece annenin babanın ve kardeşlerinin önemli olduğunu söylüyorsun kendine ve akşam iş dönüşü onlara hediyeler alarak evine dönüyorsun... Ve eskiden, sevgini bir kalenin ardına saklamadan önce, sadece kendi çocuklarını sevenleri çok kınadığını unutmak içinse, bu defa başkaları değil kendin kanatıyorsun sevgini... Sonra küçük, tüylü bir köpek almak istiyorsun kendine. Köpeğini severken, kucaklarken sana acımasızlık eden dostlarının, seni sevginin o hayal ülkesinde yıllarca bekletip düşlerini ve ömrünü çalan sevgililerinin yüzleri geçsin istiyorsun karşından. Onların yüzleri geçtikçe sahibi olduğun için senden başka kimseyi sevmeyecek ve bağlanmayacak olan köpeğine daha da sıkı sarılmak istiyorsun, öpüp koklamak. Kendini öper gibi, yaralı ve belki de artık hiç iyileşmeyecek olan kendini... Hiç iyileşmeyeceğini artık kendinden bile saklayamadığın böyle anlarda para kazanmak istiyorsun, iş kurup daha çok para kazanmak... Böyle anlarda bir kalenin ardında gizlediğin yaralı sevgini bile unutmak istiyorsun; o seni düşkırıklığına uğratan insanlara inat yeniden bağlanmak istediğin anneni, babanı kardeşlerini bile... Böyle anlarda kendine sakladığın, gizlediğin her şeye, yanlışlarla dolu olsa da senden izler taşıyan tarihine bile düşman oluyorsun. Seni bu hale getirenlerle bir olup bu belki de artık hiç iyileşmeyecek yaralı kendini yok etmek istiyorsun... Sonra yorgun düşüyorsun... Artık dinlenmek istiyorsun. Yarına daha dinlenmiş ve korkulardan kurtulmuş olarak uyanmak istiyorsun... Ve uykuya dalmadan önce vitrinlere bıraktığın dalgınlığın geliyor aklına... Kendine bir kez daha acıyorsun ve bu yüzden pahalı bulup da almadığın giysileri almaya karar veriyorsun. Bu pahalı giysiler sayesinde ilgilerin kölesi değil, ilgilerin merkezi olmayı istiyorsun. Bu giysiler sayesinde sızlayan sevgilerini örtmek, örtmek, örtmek istiyorsun. Görünmez olmak istiyorsun. Oysa senin gemin camdan sevgili... İşte güçlü balığın güçsüz balığı yok ettiği kanlı denizin her tarafından seni görebiliyorum... Sadece ben değil, dost düşman herkes uykuya daldığını görebiliyoruz buradan. Çünkü senin gemin camdan sevgili. Sıkıntıdan yediğin tırnaklarının kenarlarını... Korkulu bir rüya gördüğünde birden silkinişini... Yaralı sevgini korumak için aldığın onca kötücül karara rağmen nasılsa hep masum kalan sayıklamalarını görüp duyuyorum buradan... Kaleni ve kalenin ardında sakladığın yaralı sevgini. Boşuna saklama sevgini. Senin gibiler hiç örtünemez sevgili... Seni bu kanlı deniz ve düşmanların da dostların da hemen tanır. Ya benzerini bulup gidersin buralardan. Ya da seni yok ederler sevgili... Herkes gibi ve her şeyi bilerek yaşayamazsın sen. Senin gibiler örtünemez... Bu kanlı denizde senin gemin camdan sevgili... Cezmi ERSÖZ
adeta beni anlatmış üstad cezmi ersöz..Sanat evrenseldir ,dolayısı ile sanatın sağı , solu olmaz ve olmamalıdır. Olursa o halde kanımca evrensel olma niteliğini yitirerek salt kendi görüşüne ait insanlara ulaşabilir şair ya da yazar.. Oysa herkese, kendi görüşünden olmayan insanların yüreğine de ulaşabilmelidir gerçek bir şair ve yazar.Çünkü kendi görüşünden olan okurların yürek dünyalarına ulaşmak kolaydır esas erdem kendi gibi olmayanlara ulaşabilmektir.. Bu bağlamda sanat eserlerini sağ ya da sol görüşten diye ayırt etmiyerek salt sanatsal bir yapıt bakış açısı ile değerlendiriyorum...ki cezmi ersöz özellikle alıntıladığım son dizlerinde adeta beni anlatımış...
adeta beni anlatmış üstad cezmi ersöz..Sanat evrenseldir ,dolayısı ile sanatın sağı , solu olmaz ve olmamalıdır. Olursa o halde kanımca evrensel olma niteliğini yitirerek salt kendi görüşüne ait insanlara ulaşabilir şair ya da yazar.. Oysa herkese, kendi görüşünden olmayan insanların yüreğine de ulaşabilmelidir gerçek bir şair ve yazar.Çünkü kendi görüşünden olan okurların yürek dünyalarına ulaşmak kolaydır esas erdem kendi gibi olmayanlara ulaşabilmektir.. Bu bağlamda sanat eserlerini sağ ya da sol görüşten diye ayırt etmiyerek salt sanatsal bir yapıt bakış açısı ile değerlendiriyorum...ki cezmi ersöz özellikle alıntıladığım son dizlerinde adeta beni anlatımış...
09 Aralık 2009 Çarşamba
Harikulade Gözlü Adam...
çocukluğumuzda bütün pancurları her zaman... kapalı tuhaf bir ev vardı ve hiç ses çıkmazdı o evden bahçesini sarmaşık sarmıştı severdik sarmaşıkla oynamayı Tarzan olduğumuzu hayal ederdik (her ne kadar Jane olmasa da) bir de balık havuzu vardı büyük bir havuz ömrünüzde görebileceğiniz en iri kırmızı balıklar yüzerdi o havuzda ve insana alışıktı balıklar suyun üstüne çıkıp elimizden ekmek yerlerdi ebeveynlerimiz bizi uyarmışlardı 'o evin önünden bile geçmeyin' biz de giderdik tabii ki o evde birinin yaşayıp yaşamadığını merak ederdik haftalar geçtiği halde kimseyi görememiştik... sonra bir gün bir ses geldi evden 'ALLAH'IN CEZASI KADIN' erkek sesiydi sonra ön kapı açıldı ve bir adam çıktı evden. sağ elinde bir şişe viski. otuz yaşlarındaydı ağzında puro vardı ve sakalı... uzamıştı saçı karmakarışıktı yalın ayaktı üstünde atleti ile pantolonu vardı ama gözleri parlaktı. pırıl pırıl parlıyorlardı ve bize bakıp 'küçük beyler eğleniyorsunuzdur umarım? ' dedi sonra küçük bir kahkaha atıp içeri girdi. biz ayrıldık. bizim evin bahçesine gidip gördüklerimizi düşündük. ebeveynlerimizin bizi o evden böyle harikulade gözleri olan güçlü ve doğal bir adamı görmemizi istemedikleri için uzak tutmaya çalıştıklarına karar verdik. ebeveynlerimiz öyle olmadıkları için utanıyorlardı bu yüzden istemiyorlardı o eve gitmemizi.... ama o eve sarmaşığa ve insandan korkmayan kırmızı balıklara yine gittik. haftalar boyunca bir çok kez. ama o adamı bir daha ne duyduk ne de gördük. pancurlar her zaman olduğu gibi kapalıydı ve evden çıt çıkmıyordu. sonra bir gün okuldan dönerken evin önünden geçtik. yanmıştı hiçbir şey kalmamıştı. dumanı tüten karar demirler sadece, havuza baktık... ama su yoktu içinde ve şişman kırmızı balıklar ölüydüler havuzda, kuruyorlardı bizim bahçeye gidip konuştuk ve evi ebeveynlerimizin yaktığına karar verdik onları ve balıkları öldürmüşlerdi çünkü herşey çok güzeldi, sarmaşıktan bile eser kalmamıştı. korkmuşlardı harikulade gözlü adamdan. ve... biz de hayatımız boyunca başımıza böyle birşeyler geleceğinden, o adam gibi güçlü ve harikulade insanları yaşatmayacaklarından ve bir çok insanın bu yüzden öldürüleceğinden endişe ettik. charles bukowski
İnsan kendini çok derin tahlil etmemeli, yoksa hiçbir şey yapmaz, yaşam durur; Bir kaya parçasının üstünde hiç kımıldamadan oturan bilgelere döneriz; Bu da ne kadar bilgecedir bilemiyorum; Aşikar olanı silerler ama bir şey sildirir onlara; Tek bir sineğin kendisiyle düzleşmesi gibidirler bir anlamda; Kaçış yok, etki yok, etkisizlik yok; Kendimizi zarar hanesine yazmaktan başka çare yok; Oynayabileceğimiz bir hamlemiz kalmamış; Mat olmuşuz; Bukowski
İnsan kendini çok derin tahlil etmemeli, yoksa hiçbir şey yapmaz, yaşam durur; Bir kaya parçasının üstünde hiç kımıldamadan oturan bilgelere döneriz; Bu da ne kadar bilgecedir bilemiyorum; Aşikar olanı silerler ama bir şey sildirir onlara; Tek bir sineğin kendisiyle düzleşmesi gibidirler bir anlamda; Kaçış yok, etki yok, etkisizlik yok; Kendimizi zarar hanesine yazmaktan başka çare yok; Oynayabileceğimiz bir hamlemiz kalmamış; Mat olmuşuz; Bukowski
08 Aralık 2009 Salı
MasalDoğuda bir baba vardi Batı gelmeden önce Onun oğullari batıya vardı Birinci oğul batı kapılarında Büyük törenlerle karşılandı Sonra onuruna büyük şölen verdiler Söylevler söylediler babanın onuruna Gece olup kuştüyü yastıklar arasında Oğul masmavi şafağin rüyasında Bir karaltı yavaşça tüy gibi daldı içeri Öldürdüler onu ve gömdüler kimsenin bilmediği bir yere Baba bunu havanın ansızın kabaran gözyaşından anladı Öcünü alsın diye kardeşini yolladı İkinci oğul Batı ülkesinde Gezerken bir ırmak kıyısında Bir kıza rastladı dağların tazeliginde Bal arılarının taşıdığı tozlardan Ayna hamurundan ay yankısından Samanyolu aydınlığından inci korkusundan Gül tütününden doğmuş sanki Anne doğurmamış da gök doğurmuş onu Saçlarını güneş destelemiş Yıllarca peşinden koştu onun Kavuşamadı ama ona Batı bir uçurum gibi girdi aralarına Sonra bir kış günü soğuk bir rüzgâr Alıp götürdü onu Ve ikinci oğulu Sivri uçurumların ucunda Buldular onulmaz çılgınlıkların avucunda Baba yağmurlardan anladı bunu Yağmur suları aci ve buruktu İşin künhüne varsın diye Yolladı üçüncü oğlunu Üçüncü oğul Batıda Çok aç kaldı ezildi yıkıldı Ama bir iş buldu bir gün bir mağazada Açlığı gidince kardeşlerini arayacaktı Fakat batinin büyüsü ağır bastı İş çoktu kardeşlerini aramaya vakit bulamadı Sonra büsbütün unuttu onları Şef oldu buyruğunda birçok kişi Kravat bağlamasını öğrendi geceleri Gün geldi mağazası oldu onu parmakla gösterdiler Patron oldu ama hala uşaktı Ruhunda uşaklık yuva yapmıştı çünkü Bir gün bir hemşehrisi onu tanıdı bir gazinoda Ondan hesap sordu o da Sırf utançtan babasına Bir çek gönderdi onunla Baba bu kağıdın neye yarayacağını bilemedi Yırttı ve oynasınlar diye köpek yavrularına attı Bu yüklü çeki İyice yaşlanmıştı ama Vazgeçmedi koyduğundan kafasına Dördüncü oğlunu gönderdi Batıya Dördüncü oğul okudu bilgin oldu Kendi oymak ve ülkesini Kendi görenek ve ülküsünü Günü geçmiş bir uygarlığa yordu Kendisi bulmuştu gerçek uygarlığı Batı bilginleri bunu kutladı O da silindi gitti binlercesi gibi Baba bunu da öğrendi sihirli tabiat diliyle Kara bir süt akmıştı bir gün evin kutlu koyunundan Beşinci oğul bir şairdi Babanın git demesine gerek kalmadan Geldi ve batının ruhunu sezdi Büyük şiirler tasarladı trajik ve ağır Batının uçarılığına ve doğunun kaderine dair Topladı tomarlarını geri dönmek istedi Çöllerde tekrar ede ede şiirlerini Kum gibi eridi gitti yollarda Sıra altıncı oğulda O da daha batı kapılarında görünür görünmez Alıştırdılar tatlı zehirli sulara Içkiler içti Kaldırım taşlarını saymaya kalktı Ev sokak ayırmadi Geceyi gündüzle karıştırdı Kendisi de bir gün karıştı karanlıklara Baba ölmüştü acısından bu ara Yedinci oğul büyümüştü baka baka ağaçlara Baharın yazın güzün kışın sırrına ermişti ağaçlarda Bir alinyazısı gibiydi kuruyan yapraklar onda Bir de o talihini denemek istedi Bir şafak vakti Batıya erdi En büyük Batı kentinin en büyük meydanında Durdu ve tanrıya yakardı önce Kendisini değistiremesinler diye Sonra ansızın ona bir ilham geldi Ve başladı oymaya olduğu yeri Başına toplandı ve baktılar Batılılar O aldırmadı bakışlara Kazdı durmadan kazdı Sonra yarı beline kadar girdi çukura Kalabalık büyümüş çok büyümüştü O zaman dönüp konuştu : Batılılar ! Bilmeden Altı oğlunu yuttuğunuz Bir babanın yedinci oğluyum ben Gömülmek istiyorum buraya hiç değişmeden Babam öldü acılarından kardeşlerimin Ruhunu üzmek istemem babamın Gömün beni değiştirmeden Doğulu olarak ölmek istiyorum ben Sizin bir tek ama büyük bir gücünüz var : Karşınızdakini değistirmek Beni öldürseniz de çıkmam buradan Kemiklerim değişecek toz ve toprak olacak belki Fakat değişmeyecek ruhum Onu kandırmak için boşuna dil döktüler Açlıktan dolayı çıkar diye günlerce beklediler O gün gün eridi ama çıkmadı dayandı Bu acıdan yer yarıldı gök yarıldı O nurdan bir sütuna döndü göğe uzandı Batı bu sütunu ortadan kaldırmaktan aciz kaldı Hâlâ onu ziyaret ederler şifa bulurlar En onulmaz yarası olanlar Ta kalblerinden vurulmuş olanlar Yüreğinde insanlıktan bir iz tasıyanlar . Sezai Karakoç
Bu Sezai Karakoç şiirini bende çok seviyorum..Hislerime tercüman olmuş..Hani Mehmet Akif Ersoy'un "Medeniyet dediğin tek dişi kalmış canavardır" sözü öylesine doğru ki..İsviçre'de ki "Minare yasağı", Danimarka'da Peygamber efendimize S.a.v yapılan çirkin karikatürler, Amerika Birleşik Devletlerinin Irak'a demokrasi götürüceğiz kisvesi altında yaptığı tecavüz ve zulümler, batının eşcinsel ve sapık ilişkileri saymakla bitmez sanırım....Sezai Karakoç çok güzel anlatmış şiirinde herşeyi....
Allah'ın güzellikleri yakamızı bırakmasın...tuana nur banu....
Bu Sezai Karakoç şiirini bende çok seviyorum..Hislerime tercüman olmuş..Hani Mehmet Akif Ersoy'un "Medeniyet dediğin tek dişi kalmış canavardır" sözü öylesine doğru ki..İsviçre'de ki "Minare yasağı", Danimarka'da Peygamber efendimize S.a.v yapılan çirkin karikatürler, Amerika Birleşik Devletlerinin Irak'a demokrasi götürüceğiz kisvesi altında yaptığı tecavüz ve zulümler, batının eşcinsel ve sapık ilişkileri saymakla bitmez sanırım....Sezai Karakoç çok güzel anlatmış şiirinde herşeyi....
Allah'ın güzellikleri yakamızı bırakmasın...tuana nur banu....
İSVİÇRE'DE UYGULANAN MİNARE YASAĞINI PROTESTO EDİYORUZ!
NAAT
Seccaden kumlardı..
................................
................................
Devirlerden, diyarlardan
Gelip, göklerde buluşan
Ezanların vardı!.
Mescit mümin, minber mümin...
Taşardı kubbelerden tekbir,
Dolardı kubbelere “amin”..
Ve mübarek geceler dualarımız;
Geri gelmeyen dualardı...
Geceler ki pırıl pırıl
Kandillerin yanardı..
Kapına gelenler ya muhammed,
- uzaktan, yakından –
Mümin döndüler kapından...
Besmele, ekmeğimizin bereketiydi;
İki dünyada aziz ümmet,
Muhammed ümmetiydi...
Konsun – yine - pervazlara
Güvercinler,
“hu hu” lara karışsın
Aminler,
Mübarek akşamdır;
Gelin ey fatihalar, yasinler...
Şimdi seni ananlar,
Anıyor ağlar gibi...
Ey yetimler yetimi,
Ey garipler garibi;
Düşkünlerin kanadıydın
Yoksulların sahibi..
Nerde kaldın ey resul,
Nerde kaldın ey nebi!..
Günler ne günlerdi, ya
Muhammed!..
Çağlar ne çağlardı;
Daha dünyaya gelmeden
Müminlerin vardı...
Ve bir gün ki gaflet
Çöller kadardı,
Halime’nin kucağında,
Abdullahın yetimi,
Amine’nin emaneti ağlardı..
Hatice’nin goncası
Aişe’nin gülüydün..
Ümmetin göz bebeği
Göklerinresulüydün..
Elçi geldin, elçiler gönderdin;
Ruhunu Allah’a; elini ümmetine verdin,
Beşiğin, yurdun, yuvan
Mekke’de bunalırsan;
Medine’ye göçerdin..
Biz,
Bu dünyadan nereye
Göçelim ya muhammed!
Yeryüzünde riya, inkar, hıyanet
Altın devrini yaşıyor...
Diller, sayfalar, satırlar
“ebu leheb öldü” diyorlar;
Ebu leheb ölmedi ya muhammed!
Ebu cehil; kıt’alar dolaşıyor...
Neler duydu şu dünyada
Mevlidine hayran kulaklarımız;
Ne adlar ezberledi ey nebi!
Adına alışkın dudaklarımız..
Artık yolunu bilmiyor,
Artık yolunu unuttu
Ayaklarımız
Kabene siyahlar
Yakışmamıştır ya muhammed!
Bugünkü kadar!
Hased gururla savaşta;
Gurur; kaf dağında derebeyi..
Onu da yaralarlar kanadından
Gelse bir şefkat meleği..
İyiliğin türbesine,
Türbedar oldu iyi..
Vicdanlar sakat
Çıkmadan ya muhammed yarına!
İyilikler getir, güzellikler getir
Adem oğullarına...
Şu gördüğün duvarlar ki
Kimi taiftir, kimi hayberdir...
Fethedemedik ya muhammed
Senelerdir...
Ne doğruluk, ne doğru;
Ne iyilik, ne iyi;
Bahçende en güzel dal,
Unuttu yemiş vermeyi...
Günahın kursağında
Haramların peteği..
Bayram yaptı yabanlar
Semave’yi boşaltıp;
Save’yi dolduranlar
Atını hendeklerden – bir atlayışta –
Aşırdı aşıranlar..
Ağlasın yesrib!
Ağlasın selmanlar...
Gözleri perdeleyen toprak,
Yüzlere serptiğin topraktı...
Yere dökülmeyecekti ey nebi!
Yabanların gözünde kalacaktı!
Konsun – yine - pervazlara
Güvercinler,
“hu hu” lara karışsın
Aminler,...
Mübarek akşamdır;
Gelin ey fatihalar, yasinler...
Ne oldu ey bulut,
Gölgelediğin başlar?
Hatırında mı ey yol,
Bir aziz yolcuyla
Aşarak dağlar, taşlar
Kafile kafile, kervan kervan
Şimale giden yoldaşlar....
Uçsuz bucaksız çöllerde
Yine izler gelenlerin;
Yollar gideceklerindir....
Şu tekbir getiren mağara,
Örümceklerin değil;
Peygamberlerindir, meleklerindir.
Örümcek ne havada
Ne suda, ne yerdeydi
Hakkı göremeyen
Gözlerdeydi
Şu kuytu cinlerin mi, perilerin yurdu mu,
Şu yuva ki bilinmez;
Kuşları hüdhüd müdür, güvercin mi
Kumru mu..
Kuşlarını bir sabah,
Medine’ye uçurdu mu..
Ey abva’da yatan ölü,
Bahçende açtı dünyanın
En güzel gülü;
Hatıran uyusun çöllerin,
Ilık kumlarıyla örtülü..
Dinleyene hala
Çöller ses verir....
Yaleyl, susar,
Uğultular gelir...
Mersiye okur uhud,
Kaside söyler bedir;
Sen de bir hac günü
Başta muhammed, yanında
Ebu bekir,
Gidenlerin yüz bin olup dönüşünü,
Destan yap ey şehir!
Konsun – yine - pervazlara
Güvercinler,
“hu hu” lara karışsın
Aminler,...
Mübarek akşamdır;
Gelin ey fatihalar, yasinler...
Vicdanlar sakat
Çıkmadan ya muhammed yarına!
İyiliklerle gel, güzelliklerle gel
Adem oğullarına...
Yüreklerden taşsın
Yine imanlar!
Itri, bestelesin tekbirini;
Evliya okusun kur’anlar..
Ve kur’anı göz nuruyla çoğaltsın
Kayışzade osmanlar...
Na’tını galib yazsın, mevlidini
Süleymanlar..
Sütunları, kemerleri, kubbeleriyle
Geri gelsin sinanlar..
Çarpılsın, hakikat niyetine
Cenaze namazı kıldıranlar!
Gel ey muhammed!
Bahardır
Dudaklar ardında saklı
“amin”lerimiz vardır..
Hacdan döner gibi gel..........
Miraçtan iner gibi gel...........
Bekliyoruz yıllardır!
Bulutlar kanat, ruzgar kanat;
Hızır kanat, cibril kanat,
Nisan kanat, bahar kanat;
Ayetlerini ezber bilen,
Yapraklar kanat...
Açılsın göklerin kapıları
Açılsın perdeler, kat kat..
Çöllere dökülsün yıldızlar,
Dizilsin yollarına
Yetimler, günahsızlar..
Çöl gecelerinden yanık
Türküler yapan kızlar
Sancağını saçlarıyla dokusun;
Bilal-i habeşi sustuysa;
Ezanlarını davud okusun!
Konsun – yine - pervazlara
Güvercinler,
“hu hu” lara karışsın
Aminler,...
Mübarek akşamdır;
Gelin ey fatihalar, yasinler...
Arif Nihat Asya ...
İSVİÇRE'DE UYGULANAN "MİNARE YASAĞINI" PROTESTO ETMEK İÇİN BU MANİDAR ŞİİRİ PAYLAŞIYORUM...Gelip bizlerden biraz hoşgörü öğrensinler ; Biz ülkemizdeki mevcut kliselerin çanlarını ya da haç sembollerini yasaklamıyoruz ama ! Alın size batının hoşgörüsü , batının dinler arası diyaloglara yaklaşım şekli..Mehmet Akif Ersoy boşuna dememiş " Medeniyet dediğin tek dişi kalmış canavar!" ... Çok doğru ...Söylenecek çok şey var ama sözün bittiği yer....
Seccaden kumlardı..
................................
................................
Devirlerden, diyarlardan
Gelip, göklerde buluşan
Ezanların vardı!.
Mescit mümin, minber mümin...
Taşardı kubbelerden tekbir,
Dolardı kubbelere “amin”..
Ve mübarek geceler dualarımız;
Geri gelmeyen dualardı...
Geceler ki pırıl pırıl
Kandillerin yanardı..
Kapına gelenler ya muhammed,
- uzaktan, yakından –
Mümin döndüler kapından...
Besmele, ekmeğimizin bereketiydi;
İki dünyada aziz ümmet,
Muhammed ümmetiydi...
Konsun – yine - pervazlara
Güvercinler,
“hu hu” lara karışsın
Aminler,
Mübarek akşamdır;
Gelin ey fatihalar, yasinler...
Şimdi seni ananlar,
Anıyor ağlar gibi...
Ey yetimler yetimi,
Ey garipler garibi;
Düşkünlerin kanadıydın
Yoksulların sahibi..
Nerde kaldın ey resul,
Nerde kaldın ey nebi!..
Günler ne günlerdi, ya
Muhammed!..
Çağlar ne çağlardı;
Daha dünyaya gelmeden
Müminlerin vardı...
Ve bir gün ki gaflet
Çöller kadardı,
Halime’nin kucağında,
Abdullahın yetimi,
Amine’nin emaneti ağlardı..
Hatice’nin goncası
Aişe’nin gülüydün..
Ümmetin göz bebeği
Göklerinresulüydün..
Elçi geldin, elçiler gönderdin;
Ruhunu Allah’a; elini ümmetine verdin,
Beşiğin, yurdun, yuvan
Mekke’de bunalırsan;
Medine’ye göçerdin..
Biz,
Bu dünyadan nereye
Göçelim ya muhammed!
Yeryüzünde riya, inkar, hıyanet
Altın devrini yaşıyor...
Diller, sayfalar, satırlar
“ebu leheb öldü” diyorlar;
Ebu leheb ölmedi ya muhammed!
Ebu cehil; kıt’alar dolaşıyor...
Neler duydu şu dünyada
Mevlidine hayran kulaklarımız;
Ne adlar ezberledi ey nebi!
Adına alışkın dudaklarımız..
Artık yolunu bilmiyor,
Artık yolunu unuttu
Ayaklarımız
Kabene siyahlar
Yakışmamıştır ya muhammed!
Bugünkü kadar!
Hased gururla savaşta;
Gurur; kaf dağında derebeyi..
Onu da yaralarlar kanadından
Gelse bir şefkat meleği..
İyiliğin türbesine,
Türbedar oldu iyi..
Vicdanlar sakat
Çıkmadan ya muhammed yarına!
İyilikler getir, güzellikler getir
Adem oğullarına...
Şu gördüğün duvarlar ki
Kimi taiftir, kimi hayberdir...
Fethedemedik ya muhammed
Senelerdir...
Ne doğruluk, ne doğru;
Ne iyilik, ne iyi;
Bahçende en güzel dal,
Unuttu yemiş vermeyi...
Günahın kursağında
Haramların peteği..
Bayram yaptı yabanlar
Semave’yi boşaltıp;
Save’yi dolduranlar
Atını hendeklerden – bir atlayışta –
Aşırdı aşıranlar..
Ağlasın yesrib!
Ağlasın selmanlar...
Gözleri perdeleyen toprak,
Yüzlere serptiğin topraktı...
Yere dökülmeyecekti ey nebi!
Yabanların gözünde kalacaktı!
Konsun – yine - pervazlara
Güvercinler,
“hu hu” lara karışsın
Aminler,...
Mübarek akşamdır;
Gelin ey fatihalar, yasinler...
Ne oldu ey bulut,
Gölgelediğin başlar?
Hatırında mı ey yol,
Bir aziz yolcuyla
Aşarak dağlar, taşlar
Kafile kafile, kervan kervan
Şimale giden yoldaşlar....
Uçsuz bucaksız çöllerde
Yine izler gelenlerin;
Yollar gideceklerindir....
Şu tekbir getiren mağara,
Örümceklerin değil;
Peygamberlerindir, meleklerindir.
Örümcek ne havada
Ne suda, ne yerdeydi
Hakkı göremeyen
Gözlerdeydi
Şu kuytu cinlerin mi, perilerin yurdu mu,
Şu yuva ki bilinmez;
Kuşları hüdhüd müdür, güvercin mi
Kumru mu..
Kuşlarını bir sabah,
Medine’ye uçurdu mu..
Ey abva’da yatan ölü,
Bahçende açtı dünyanın
En güzel gülü;
Hatıran uyusun çöllerin,
Ilık kumlarıyla örtülü..
Dinleyene hala
Çöller ses verir....
Yaleyl, susar,
Uğultular gelir...
Mersiye okur uhud,
Kaside söyler bedir;
Sen de bir hac günü
Başta muhammed, yanında
Ebu bekir,
Gidenlerin yüz bin olup dönüşünü,
Destan yap ey şehir!
Konsun – yine - pervazlara
Güvercinler,
“hu hu” lara karışsın
Aminler,...
Mübarek akşamdır;
Gelin ey fatihalar, yasinler...
Vicdanlar sakat
Çıkmadan ya muhammed yarına!
İyiliklerle gel, güzelliklerle gel
Adem oğullarına...
Yüreklerden taşsın
Yine imanlar!
Itri, bestelesin tekbirini;
Evliya okusun kur’anlar..
Ve kur’anı göz nuruyla çoğaltsın
Kayışzade osmanlar...
Na’tını galib yazsın, mevlidini
Süleymanlar..
Sütunları, kemerleri, kubbeleriyle
Geri gelsin sinanlar..
Çarpılsın, hakikat niyetine
Cenaze namazı kıldıranlar!
Gel ey muhammed!
Bahardır
Dudaklar ardında saklı
“amin”lerimiz vardır..
Hacdan döner gibi gel..........
Miraçtan iner gibi gel...........
Bekliyoruz yıllardır!
Bulutlar kanat, ruzgar kanat;
Hızır kanat, cibril kanat,
Nisan kanat, bahar kanat;
Ayetlerini ezber bilen,
Yapraklar kanat...
Açılsın göklerin kapıları
Açılsın perdeler, kat kat..
Çöllere dökülsün yıldızlar,
Dizilsin yollarına
Yetimler, günahsızlar..
Çöl gecelerinden yanık
Türküler yapan kızlar
Sancağını saçlarıyla dokusun;
Bilal-i habeşi sustuysa;
Ezanlarını davud okusun!
Konsun – yine - pervazlara
Güvercinler,
“hu hu” lara karışsın
Aminler,...
Mübarek akşamdır;
Gelin ey fatihalar, yasinler...
Arif Nihat Asya ...
İSVİÇRE'DE UYGULANAN "MİNARE YASAĞINI" PROTESTO ETMEK İÇİN BU MANİDAR ŞİİRİ PAYLAŞIYORUM...Gelip bizlerden biraz hoşgörü öğrensinler ; Biz ülkemizdeki mevcut kliselerin çanlarını ya da haç sembollerini yasaklamıyoruz ama ! Alın size batının hoşgörüsü , batının dinler arası diyaloglara yaklaşım şekli..Mehmet Akif Ersoy boşuna dememiş " Medeniyet dediğin tek dişi kalmış canavar!" ... Çok doğru ...Söylenecek çok şey var ama sözün bittiği yer....
05 Aralık 2009 Cumartesi
mayakovskiden sevdiğim harika bir şiir..
Yaşam yepyeni bir biçimde yeniden kurulacak.
İşte o zaman yepyeni şarkılar söylenmeye başlayacak.
Böyle bir çağda ağırlaşıyor sorunları kalemin, iyi ama, gösterin bana sizi ey zavallı hortlaklar sürüsü,
hadi Nerede görülmüştür ve ne zaman yüce bir kişinin,
Dikenli yolları bırakıp da gül bahçelerini seçtiği?
Sözcükler yönlendirir insanoğlunun güçlerini.
Yürüyün! Arkamızda zaman patlasın bir mayın gibi.
Bizim geçmişe sunacağımız yanlızca bukleleri Rüzgarda geriye savrulan saçlarımızın.
Eğlenceye ayrılacak yeri yok gezegenimizin.
Yarınlardan koparıp almalıdır mutluluğu insan.
Şu yaşamda en kolay iştir ölmek Asıl güç olan yepyeni bir yaşama başlamak. 1926 Vladimir Vladimiroviç Mayaintihar eden arkadaşı Sergey yesenin'e yazdığı aynı başlıklı şiirinden bir kesit.. ne tuhaftır ki bir yerde arkadaşı sergey yesenin'in intihar etmesini eleştirirken kendiside 37 yaşında intihar etmiştir...
İşte o zaman yepyeni şarkılar söylenmeye başlayacak.
Böyle bir çağda ağırlaşıyor sorunları kalemin, iyi ama, gösterin bana sizi ey zavallı hortlaklar sürüsü,
hadi Nerede görülmüştür ve ne zaman yüce bir kişinin,
Dikenli yolları bırakıp da gül bahçelerini seçtiği?
Sözcükler yönlendirir insanoğlunun güçlerini.
Yürüyün! Arkamızda zaman patlasın bir mayın gibi.
Bizim geçmişe sunacağımız yanlızca bukleleri Rüzgarda geriye savrulan saçlarımızın.
Eğlenceye ayrılacak yeri yok gezegenimizin.
Yarınlardan koparıp almalıdır mutluluğu insan.
Şu yaşamda en kolay iştir ölmek Asıl güç olan yepyeni bir yaşama başlamak. 1926 Vladimir Vladimiroviç Mayaintihar eden arkadaşı Sergey yesenin'e yazdığı aynı başlıklı şiirinden bir kesit.. ne tuhaftır ki bir yerde arkadaşı sergey yesenin'in intihar etmesini eleştirirken kendiside 37 yaşında intihar etmiştir...
04 Aralık 2009 Cuma
Kimin gerçek müslüman kimin münafık olduğunu bir tek Rabbim bilir...
KISSA'DAN HİSSE
Sultan Murad Han o gün bir hoş"tur.
Telaşeli görünür.Sanki bir şeyler söylemek ister sonra vazgeçer.
Neşeli deseniz değil, üzüntülü deseniz hiç değil.
Veziriazam Siyavuş Paşa sorar: - Hayrola efendim, canınızı sıkan bir şey mi var? -- Akşam garip bir rüya gördüm. - Hayırdır inşallah?.. -- Hayır mı şer mi öğreneceğiz. - Nasıl yani? -- Hazırlan, dışarı çıkıyoruz.
Ve iki molla kılığında çıkarlar yola.
Görünen o ki,padişah hâlâ gördügü rüyanın tesirindedir ve gideceği yeri iyi bilir. Seri, kararlı adımlarla Beyazıt'a çıkar, döner Vefa'ya, Zeyrek'ten aşağılara sallanır. Unkapanı civarında soluklanır. Etrafına daha birdikkatle bakınır. İşte tam o sırada yerde yatan bir ceset gözlerine batar, sorarlar;-- Kimdir bu? Ahali: - Aman hocam hiç bulaşma, derler. Ayyaşın meyhusun biri işte!.. -- Nerden biliyorsunuz? - Müsaade et de bilelim yani. Kırk yıllık komşumuz... Bir başkası tafsilata girer; - Biliyor musunuz, der. Aslında iyi sanatkârdır. Azaplar çarşısı'nda çalışır. Nalının hasını yapar... Ancak kazandıklarını içkiye, fuhuşa harcar. Hem şişe şişe şarap taşır evine, hem de nerde namlı mimli kadın varsa takar peşine.. Hele yaşlının biri çok öfkelidir. - isterseniz komşulara sorun, der. Sorun bakalım onu bir cemaatte gören olmuş mu?.. Hasılı, mahalleli döner ardını gider. Bizim tedbili kiyafet mollalar kalırlar mı ortada!.. Tam vezir de toparlanıyordur ki, padişah keser yolunu : -- Nereye? - Bilmem, bu adamdan uzak durmayı yeğlersiniz sanırım.-- Millet bu, çeker gider. Kimseye bir sey diyemem... Ama biz gidemeyiz, şöyle veya böyle tebamızdır. Defini tamamlamak gerek. - İyi ya, saraydan birkaç hoca yollar, kurtuluruz vebalden. -- Olmaz, rüyadaki hikmeti çözemedik daha. - Peki ne yapmamı emir buyurursunuz? -- Mollalığa devam... Naaşı kaldırmalıyız en azından.- Aman efendim, nasıl kaldırırız? -- Basbayağı kaldırırız işte. - Yapmayın, etmeyin sultanım, bunun yıkanması,paklanması var. Tekfini, telkini... -- Merak etme ben beceririm. Ama önce bir gasilhane bulmalıyız.- Şurada bir mahalle mescidi var ama...-- Olmaz, vefat eden sen olsaydın nereden kalkmak isterdin? - Ne bileyim, Ayasofya'dan, Süleymaniye'den, en azından Fatih Camii'nden... -- Ayasofya ile Süleymaniye'de devlet erkanı çoktur. Tanınmak istemem. Ama Fatih Camii'ni iyi dedin.Hadi yüklenelim... Ve gelirler camiye. Vezir sağa sola koşturur, kefen tabut bulur. Padişah bakır kazanları vururocağa... Usulü erkanınca bir güzel yıkarlar ki, naaş;ayan beyan güzelleşir sanki. Bir nurdur, aydınlanır alnında.Yüzü sâkilere benzemez. Hem manâlı bir tebessüm okunur dudaklarında. Padişahın kanı ısınmıştır bu adama, vezirin de keza... Mechul nalıncıyı kefenler, tabutlar,musalla taşına yatırırlar. Ama namaz vaktine bir hayli vardır daha... Bir ara vezir sıkıntılı sıkıntılı yaklaşır. - Sultanım, der. Yanlış yapıyoruz galiba... -- Nasıl yani?.. - Heyecana kapıldık, sorup soruşturmadan buraya getirdik cenazeyi. Kim bilir belki hanımı vardır, belki yetimleri?..-- Doğru, öyle ya, neyse... Sen başını bekle, ben mahalleyidolanıp geleyim. Vezir, cüzüne, tesbihine döner, padişah garip maceranın başladığı noktaya koşar. Nitekim sorar soruşturur. Nalıncının evini bulur. Kapıyı yaşlı bir kadın açar. Hadiseyimetanetle dinler. Sanki bu vefatı bekler gibidir.- Hakkını helal et evladım, der. Belli ki çok yorulmuşsun. Sonra eşiğe çöker, ellerini yumruk yapar, şakaklarına dayar...Ağlar mı? Hayır. Ama gözleri kısılır, hatıralara dalar belki.Neden sonra silkinip çıkar hayal dünyasından...- Biliyor musun oğlum? Diye dertli dertli söylenir... Bizim efendi bir âlemdi, vesselam... Akşamlara kadar nalın yapar... Ama birinin elinde şarap şişesi görmesin; elindekini avucundakini verir satın alırdı. Sonra getirip dökerdi helaya!..-- Niye? - Ümmeti Muhammed içmesin diye... -- Hayret... - Sonra, malum kadınların ücretlerini öder eve getirirdi. Ben sizin zamanınızı satın aldım mı? Aldım, derdi. Öyleyse şimdi dinlemeniz gerek... O çeker gider, ben menkîbeler anlatırdım onlara... Mızraklı ilmihal. Hucceti islam okurdum... -- Bak sen! Millet ne sanıyor halbuki... - Milletin ne sandığı umrunda değildi. Hoş, o hepuzak mescidlere giderdi. Öyle bir imamın arkasında durmalı ki, derdi. Tekbir alırken Kabe'yi görmeli...-- Öyle imam kaç tane kaldı şimdi? - işte bu yüzden Nişancı'ya, Sofular'a uzanırdı ya... Hatta bir gün; Bakasın efendi, dedim. Sen böyle böyle yapıyorsun ama komşular kötü belleyecek.inan cenazen kalacak ortada... -- Doğru, öyle ya?.. - Kimseye zahmetim olmasın deyip, mezarınıkendi kazdı bahçeye. Ama ben üsteledim. iş mezarlabitiyor mu, dedim. Seni kim yıkasın, kim kaldırsın? -- Peki o ne dedi? - Önce uzun uzun güldü, sonra; - Allah büyüktür hatun, dedi. Hem padişahın işi ne?
Anonim..Evet Osmanlı döneminde yaşanmış bu hikaye de olduğu gibi hiç bir şey gözüktüğü gibi değildir sizin münafık dediğiniz insan gerçek bir müslüman olabilir.. insanları münafık olarak yaftalamadan önce bunu iyice düşünün..Kaldı ki kimin gerçek müslüman kimin münafık olduğunu bir tek Rabbim bilir...tıpkı Kuran-ı Kerim'de yer alan Hazreti Musa aleyhisselam ve Hazreti Hızır aleyhhisselam kıssasında olduğu gibi sizin kötü olarak nitelendirdiğiniz insanların aslında niyetlerini ve nedenli iyi bir insan olduklarını sadece yüce Allahu Teala bilir....Sizin şer gördüklerinizde hayır vardır , "nice şeyler hoşunuza gitmez ama hakkınızda hayırlıdır"..Allah c.c. bilir siz bilmezsiniz ayeti kerime meallerinde olduğu gibi...Cevizin kabuğunu kırıp özüne inemeyen cevizi kabuktan ibaret sanır,bir olayın iç yüzünü bilmeden derinliğine inmeden kimse bir diğerini münafık diye yaftalamamalıdır..yoksa bu yaptığı Allah c.c adına yargılamak ve su -i zan olur ki bu ise büyük günahtır çünkü yüce Allahu Teala kuran-ı kerimde hucurat suresinde ," zannın çoğundan kaçının" der.....insanları yargılamadan önce iki kere düşünün...sonra bir gün ne denli iyi bir insanı yargıladığınızı ve yaftaladığınızı anlarsınız ancak iş işten çoktan geçmiş olur..kaldı ki gerçek bir müslümana yakışan insanları yaftalamak değil onları empati kurarak anlamaya ve kazanmaya çalışmaktır.
.(c) Bu yazının her türlü telif hakkı yazarın kendisine ve / veya temsilcilerine aittir.!
Tuana Nur Banu
hayırlı cumalar...
Sultan Murad Han o gün bir hoş"tur.
Telaşeli görünür.Sanki bir şeyler söylemek ister sonra vazgeçer.
Neşeli deseniz değil, üzüntülü deseniz hiç değil.
Veziriazam Siyavuş Paşa sorar: - Hayrola efendim, canınızı sıkan bir şey mi var? -- Akşam garip bir rüya gördüm. - Hayırdır inşallah?.. -- Hayır mı şer mi öğreneceğiz. - Nasıl yani? -- Hazırlan, dışarı çıkıyoruz.
Ve iki molla kılığında çıkarlar yola.
Görünen o ki,padişah hâlâ gördügü rüyanın tesirindedir ve gideceği yeri iyi bilir. Seri, kararlı adımlarla Beyazıt'a çıkar, döner Vefa'ya, Zeyrek'ten aşağılara sallanır. Unkapanı civarında soluklanır. Etrafına daha birdikkatle bakınır. İşte tam o sırada yerde yatan bir ceset gözlerine batar, sorarlar;-- Kimdir bu? Ahali: - Aman hocam hiç bulaşma, derler. Ayyaşın meyhusun biri işte!.. -- Nerden biliyorsunuz? - Müsaade et de bilelim yani. Kırk yıllık komşumuz... Bir başkası tafsilata girer; - Biliyor musunuz, der. Aslında iyi sanatkârdır. Azaplar çarşısı'nda çalışır. Nalının hasını yapar... Ancak kazandıklarını içkiye, fuhuşa harcar. Hem şişe şişe şarap taşır evine, hem de nerde namlı mimli kadın varsa takar peşine.. Hele yaşlının biri çok öfkelidir. - isterseniz komşulara sorun, der. Sorun bakalım onu bir cemaatte gören olmuş mu?.. Hasılı, mahalleli döner ardını gider. Bizim tedbili kiyafet mollalar kalırlar mı ortada!.. Tam vezir de toparlanıyordur ki, padişah keser yolunu : -- Nereye? - Bilmem, bu adamdan uzak durmayı yeğlersiniz sanırım.-- Millet bu, çeker gider. Kimseye bir sey diyemem... Ama biz gidemeyiz, şöyle veya böyle tebamızdır. Defini tamamlamak gerek. - İyi ya, saraydan birkaç hoca yollar, kurtuluruz vebalden. -- Olmaz, rüyadaki hikmeti çözemedik daha. - Peki ne yapmamı emir buyurursunuz? -- Mollalığa devam... Naaşı kaldırmalıyız en azından.- Aman efendim, nasıl kaldırırız? -- Basbayağı kaldırırız işte. - Yapmayın, etmeyin sultanım, bunun yıkanması,paklanması var. Tekfini, telkini... -- Merak etme ben beceririm. Ama önce bir gasilhane bulmalıyız.- Şurada bir mahalle mescidi var ama...-- Olmaz, vefat eden sen olsaydın nereden kalkmak isterdin? - Ne bileyim, Ayasofya'dan, Süleymaniye'den, en azından Fatih Camii'nden... -- Ayasofya ile Süleymaniye'de devlet erkanı çoktur. Tanınmak istemem. Ama Fatih Camii'ni iyi dedin.Hadi yüklenelim... Ve gelirler camiye. Vezir sağa sola koşturur, kefen tabut bulur. Padişah bakır kazanları vururocağa... Usulü erkanınca bir güzel yıkarlar ki, naaş;ayan beyan güzelleşir sanki. Bir nurdur, aydınlanır alnında.Yüzü sâkilere benzemez. Hem manâlı bir tebessüm okunur dudaklarında. Padişahın kanı ısınmıştır bu adama, vezirin de keza... Mechul nalıncıyı kefenler, tabutlar,musalla taşına yatırırlar. Ama namaz vaktine bir hayli vardır daha... Bir ara vezir sıkıntılı sıkıntılı yaklaşır. - Sultanım, der. Yanlış yapıyoruz galiba... -- Nasıl yani?.. - Heyecana kapıldık, sorup soruşturmadan buraya getirdik cenazeyi. Kim bilir belki hanımı vardır, belki yetimleri?..-- Doğru, öyle ya, neyse... Sen başını bekle, ben mahalleyidolanıp geleyim. Vezir, cüzüne, tesbihine döner, padişah garip maceranın başladığı noktaya koşar. Nitekim sorar soruşturur. Nalıncının evini bulur. Kapıyı yaşlı bir kadın açar. Hadiseyimetanetle dinler. Sanki bu vefatı bekler gibidir.- Hakkını helal et evladım, der. Belli ki çok yorulmuşsun. Sonra eşiğe çöker, ellerini yumruk yapar, şakaklarına dayar...Ağlar mı? Hayır. Ama gözleri kısılır, hatıralara dalar belki.Neden sonra silkinip çıkar hayal dünyasından...- Biliyor musun oğlum? Diye dertli dertli söylenir... Bizim efendi bir âlemdi, vesselam... Akşamlara kadar nalın yapar... Ama birinin elinde şarap şişesi görmesin; elindekini avucundakini verir satın alırdı. Sonra getirip dökerdi helaya!..-- Niye? - Ümmeti Muhammed içmesin diye... -- Hayret... - Sonra, malum kadınların ücretlerini öder eve getirirdi. Ben sizin zamanınızı satın aldım mı? Aldım, derdi. Öyleyse şimdi dinlemeniz gerek... O çeker gider, ben menkîbeler anlatırdım onlara... Mızraklı ilmihal. Hucceti islam okurdum... -- Bak sen! Millet ne sanıyor halbuki... - Milletin ne sandığı umrunda değildi. Hoş, o hepuzak mescidlere giderdi. Öyle bir imamın arkasında durmalı ki, derdi. Tekbir alırken Kabe'yi görmeli...-- Öyle imam kaç tane kaldı şimdi? - işte bu yüzden Nişancı'ya, Sofular'a uzanırdı ya... Hatta bir gün; Bakasın efendi, dedim. Sen böyle böyle yapıyorsun ama komşular kötü belleyecek.inan cenazen kalacak ortada... -- Doğru, öyle ya?.. - Kimseye zahmetim olmasın deyip, mezarınıkendi kazdı bahçeye. Ama ben üsteledim. iş mezarlabitiyor mu, dedim. Seni kim yıkasın, kim kaldırsın? -- Peki o ne dedi? - Önce uzun uzun güldü, sonra; - Allah büyüktür hatun, dedi. Hem padişahın işi ne?
Anonim..Evet Osmanlı döneminde yaşanmış bu hikaye de olduğu gibi hiç bir şey gözüktüğü gibi değildir sizin münafık dediğiniz insan gerçek bir müslüman olabilir.. insanları münafık olarak yaftalamadan önce bunu iyice düşünün..Kaldı ki kimin gerçek müslüman kimin münafık olduğunu bir tek Rabbim bilir...tıpkı Kuran-ı Kerim'de yer alan Hazreti Musa aleyhisselam ve Hazreti Hızır aleyhhisselam kıssasında olduğu gibi sizin kötü olarak nitelendirdiğiniz insanların aslında niyetlerini ve nedenli iyi bir insan olduklarını sadece yüce Allahu Teala bilir....Sizin şer gördüklerinizde hayır vardır , "nice şeyler hoşunuza gitmez ama hakkınızda hayırlıdır"..Allah c.c. bilir siz bilmezsiniz ayeti kerime meallerinde olduğu gibi...Cevizin kabuğunu kırıp özüne inemeyen cevizi kabuktan ibaret sanır,bir olayın iç yüzünü bilmeden derinliğine inmeden kimse bir diğerini münafık diye yaftalamamalıdır..yoksa bu yaptığı Allah c.c adına yargılamak ve su -i zan olur ki bu ise büyük günahtır çünkü yüce Allahu Teala kuran-ı kerimde hucurat suresinde ," zannın çoğundan kaçının" der.....insanları yargılamadan önce iki kere düşünün...sonra bir gün ne denli iyi bir insanı yargıladığınızı ve yaftaladığınızı anlarsınız ancak iş işten çoktan geçmiş olur..kaldı ki gerçek bir müslümana yakışan insanları yaftalamak değil onları empati kurarak anlamaya ve kazanmaya çalışmaktır.
.(c) Bu yazının her türlü telif hakkı yazarın kendisine ve / veya temsilcilerine aittir.!
Tuana Nur Banu
hayırlı cumalar...
03 Aralık 2009 Perşembe
TÜM TÜRKİYE'YE ÖRNEK OLMASI GEREKEN GÜZEL BİR DOSTLUK ÖRNEĞİ..
GÜZEL BİR DOSTLUK Bazı yazılarımda Alevi haklarını savunuyor ya da bazı konularda Alevilerin yanında olabilirim.Ancak ben öncelikle Türk kızı Türk ve sonra da Hanefi mezhebindenim.Beş vakit namazını kılan,kendi halinde bir insanım.Yaşadığım semtte tek türbanlı benim.Komşularımızın büyük bir çoğunluğu alevi.Yaşadığım mahalleyi çok seviyorum.Ve yıllardır bu mahalledeyim.Mahallemiz de asla ne bir gün tartışma ne kavga yani olumsuz hiçbir olay yaşanmamıştır ve yaşamamışımdır.Komşu kızı Nermin benim aksime benden büyük alevi bir bayan.Onun gayet açık ve alevi,benimse türbanlı ve Hanefi olmamıza rağmen asla ne ben Nermin arkadaşımı ne de Nermin beni zerre kadar kırmamıştır.Ne Nermin beni sen Hanefi ve türbanlısın diye dışlamış,ne de ben onu asla alevisin açıksın diye dışlamamışımdır.Nermin ile yaşadığımızın Türk-Kürt,sunni,alevi,türbanlı,türbansız polemiklerinin yaşandığı günümüz Türkiye’sinde örnek alınması gereken ve insanlığa dine yakışan güzel bir birlikte yaşama kültürünün örneği olduğu ve de örnek alınması gereken insanı bir diyalog olduğu kanaatindeyim.Bu yıllara dayanan güzel dostluk Nermin adına da benim adıma da insani ilişkiler açısından önemli bir başarıdır.Keza 600 senelik Osmanlı devletinden günümüz Atatürk Cumhuriyetinde de yüz yıllardır Hacı Bektaşi Veliler,Hazreti Mevlana Rahmetullahu aleyhler ve niceleri hoşgörü,kardeşlik,paylaşım,ötekini kendileştirmeme gayreti içerisinde sevgi saygıyla yaşamışlardır.Nitekim öyle olmasa Osmanlı devleti 600 sene boyunca varlığını idame ettirmezdi. Gerçek hayatta insanın ne kadar çok dostu varsa o kadar çok zengindir.Gerçek zenginlikte budur.İnsanın dili,dini,ırkı,mezhebi ne olursa ne kadar çok farklı görüşten dostu varsa aslında o insan o kadar zengindir.Ki ne mutlu bana gerçek yaşamda her dilden,dinden dostlara sahibim..Zaten önemli olan da kendimiz gibi olmayan insanları kazanabilme onlarla saygı,sevgi içerisinde güzel dostluklar kurabilme başarısını gösterebilmektir.Esas başarı üniversiteden alınan bir kağıt parçası ,diploma notu değil esas başarı gerçek yaşamda insanlarla kurduğumuz iletişimlerde ne kadar başarılı olabildiğimizdir.Okumak cehaleti alır,eşeklik baki kalır.Ve Kuran-ı Kerimde geçen “kitap yüklü merkepler(merkep =eşek) tabirleri çok manidardır. Bugün Kenya’dan fakir,zenci bir insan olarak çıkıp dünyayı idare eden Amerika Birleşik devletlerinin başkanı seçilmesi ve dünyanın çeşitli ülkelerinden insanlara kendini benimsetmesinin arkasında ki büyük zaferin menşei de işte bu dini,dili,ırkı ne olursa olsun insanlarla kurduğu sağlıklı iletişimde yatmaktadır..Eğer B. Obama zenci,Müslüman kökenli,fakir bir köylü olmasına rağmen kendini hemen hemen tüm dünyaya kabul ettirebiliyorsa bu büyük bir zaferdir.İşte asl olan da dinen de önemli olan da farklı insanların dostluğunu kazanabilmek onlarla sağlıklı iletişimler içerisinde olabilmektir.Kendi gibi olan insanı herkes kolaylıkla kazanır.Önemli olan kendin gibi olmayan insanların insanlığını,dostluğunu kazanabilmektir.Neden sanat genellikle Paris ve benzeri gibi metropol şehirlerde doruğa ulaşmış ve oralarda daha fazla varlığını göstermiştir?Çünkü büyük kentlere çeşitli kırsal kesimlerden ve başka şehirlerden insanlar giderek bir kültür ve fikir alışverişinde bulunarak farklı farklı sanat,bilim akımlarının,ekollerinin oluşmasına kaynak teşkil etmişlerdir. Ben mutluyum.Çünkü her dilden,her dinden,her görüşten dostlarım var gerçek yaşamda..Ve dini,ırkı ne olursa olsun onların teveccühünü kazanabilmiş onlarla uzun yıllara dayanan sağlıklı dostluklar kurabilmişim. Umut ediyorum ki yukarıda bir nebze de olsa örneğini lanse ettiğim Nermin arkadaşımla olan güzel dostluğumuz tüm ülkemizde Osmanlı devletinde olduğu gibi yaşanır.. Birlikte yaşama sanatını öğrenmemiz ve uygulamamız dileğim ile… Dini,dili,ırkı ne olursa olsun Allah’ın güzellikleri yakamızı bırakmasın… Tuana NuRBanu… (c) Bu yazının her türlü telif hakkı şairin kendisine ve / veya temsilcilerine aittir. Dipnot: Bir gün Hazreti Mevlana Rahmetullahu Aleyh pazarda bir papaz ile karşılaşır.Papaz Hazreti Mevlana Rahmetullahu Aleyhi görünce eğilir.Hazreti Mevlana papazın bu tavrı karşısında daha çok eğilerek şöyle buyurur yanındaki müritlerine :"Elhamdülillah tevazuda bile papazı geçtik". İşte bizde Türkiye’ mizde yaşadığımız nefes aldığımız ortak kültürü paylaşmasak bile ortak insanlığı ve ortak paylaştığımız güzel ülkemizi sevgi içerisinde böyle kardeşce yaşabilirsek ne mutlu bize..
Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür bir orman gibi kardeşcesine..Nazım Hikmet Ran
Ben gelmedim Dava için,
Benim işim sevi için Dostun evi gönüllerdir
Gönüller yapmaya geldim..Yunus Emre..
Gelin tanış olalım
İşi kolay kılalım
Sevelim,sevilelim dünya kimseye kalmaz..
Yunus Emre
Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür bir orman gibi kardeşcesine..Nazım Hikmet Ran
Ben gelmedim Dava için,
Benim işim sevi için Dostun evi gönüllerdir
Gönüller yapmaya geldim..Yunus Emre..
Gelin tanış olalım
İşi kolay kılalım
Sevelim,sevilelim dünya kimseye kalmaz..
Yunus Emre
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)